Davacı üyelerin genel kurul toplantısına çağrılmamalarının toplantı ve karar nisabına etkisi olmadığından ve davacıların üyelikleri haricinde alınan kararların yasaya, anasözleşmeye ve iyiniyet kurallarına aykırı olduğu kanıtlanmadığından mahkemece, davaya konu toplantıda alınan tüm kararların iptaline hükmolunması isabetli görülmemiştir.
Taraflar arasındaki genel kurul kararının iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı asıl ve birleşen davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde asıl ve birleşen davada davalı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
Asıl ve birleşen dosya davacıları vekili; davalı kooperatifin 16.09.2012 tarihinde yapmış olduğu olağanüstü genel kurul toplantısına asıl ve birleşen dosyada davacı müvekkillerinin çağrılmadığını, bu nedenle toplantının ve alınan kararların yoklukla malül olduğunu, asıl dava davacılarının genel kurul gündeminde olmamasına rağmen ihraçlarıyla ilgili karar alındığını, birleşen dosya davacısı müvekkili hakkında da yönetim kurulunca ihraç kararı alındığını, bu kararların kanun, anasözleşme ve iyiniyet kurallarına uygun olmadığını belirterek kooperatifin 16.09.2012 tarihli olağanüstü genel kurul toplantısında alınan kararların yok hükmünde olduğunun tespitiyle iptaline karar verilmesini TALEP ETMİŞTİR.
Eserin teslimi sırasında ilk bakışta görülemeyen, muayene ile hemen anlaşılamayan, sonradan kullanılmakla ya da somut olayda olduğu gibi deprem ve benzeri bir olay nedeniyle ortaya çıkan ayıbın gizli ayıp olduğu, taraflar arasındaki 21.05.1987 günlü arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinde, inşaatla ilgili her türlü yükümlülüğün yükleniciye ait olduğu ve işin anahtar teslimi olarak teslim olunacağı tanzim olunduğu gibi, bilirkişi raporlarında, inşaatın, yapıldığı dönemde yürürlükte olan Deprem Yönetmeliğine aykırılıklar barındırdığı, zemin etüdünün yapılmadığı, beton kalitesinin düşük olduğu ve buna benzer noksanlıkların tespit edildiği anlaşıldığından, mahkemece bilirkişilerce hesaplanan güçlendirme masraflarının tamamının yüklenicilerden tahsiline karar verilmesi gerektiği gözetilmelidir.
ZMSS sözleşmesinden kaynaklanan rücuan tazminat istemine ilişkin davada, sigorta şirketinin rücu edebileceği tazminat tutarının, sigortalı araç sürücüsünün kusur oranına ve zarar görenlerin gerçek zararına göre belirlenmesi gerektiği gözetilmelidir.
Hayat sigortası sözleşmesinde öngörülen rizikolardan birinin ya da bazılarının sigorta teminatı dışında kaldığının ispat yükü sigortacıda olup, eldeki davada sigortalı murisin poliçe tarihinden önce vefat ettiği kanser hastalığı şikayetleri nedeniyle tedavi görüp görmediğinin, bu durumu bilip bilmediğinin ispat yükünün davalı sigorta şirketinde olduğu gözetilmelidir.
Davacı, iş sözleşmesinin geçerli neden olmadan feshedildiğini belirterek feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar VERİLMESİNİ İSTEMİŞTİR.
Dava, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 37. ve devamı hükümleri uyarınca korkutma nedeniyle alındığı belirtilen bonodan dolayı borçlu bulunmadığının tespiti istemine ilişkindir. Mahkemece anılan yasa hükümlerince dava konusu bononun korkutma sonucu düzenlenip düzenlenmediği konusunda davacı tanıklarının dinlenerek TBK’nın 39. maddesinde belirlenen bir yıllık süre de değerlendirilmek suretiyle karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.
2886 sayılı Kanun uyarınca davacıya kiralanan yer hakkında taraflar arasında usulüne uygun yeni bir sözleşme yapılmadığı gibi, sözleşmede kira sözleşmesinin süre bitiminde uzayacağına dair bir kararlaştırma da bulunmadığından, kiracının fuzuli şagil olduğunu kabul ile açtığı uyarlama davasının reddine karar verilmesi gerektiği gözetilmelidir.
Somut olayda; eşler, 08.08.2008 tarihinde evlenmiş, 26.08.2011 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün, 10.09.2013 kesinleşmesiyle boşanmışlardır. Mal rejimi boşanma davasının açıldığı tarih itibarıyla sona ermiştir. Sözleşmeyle başka mal rejiminin seçildiği ileri sürülmediğinden evlilik tarihinden mal rejiminin sona erdiği tarihe kadar edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. Tasfiyeye konu daire, eşler arasında henüz resmi evlilik birliği kurulmadan 10.07.2008 tarihinde satın alınarak davalı eş adına tescil edilmiştir. Ne var ki, davacı tarafça taşınmazın alımında çekilen banka kredisinin ödemelerin bir kısmının mal rejiminin devamı süresince yapıldığı iddia edilmiştir. Daire alımında kullanıldığı tarafların kabulünde olan Finansbank’tan davalı adına çekilen konut kredisine ilişkin evraklar incelendiğinde 120 ay vadeli konut kredisinin bir kısım taksitlerinin evlilik birliği içinde ödendiği sabit olup, davalı tarafça bu ödemelerin kişisel mal ile karşılandığının dosya kapsamından ispat edilemediği anlaşılmaktadır. Öncelikle, mal rejiminin devamı süresince yapılan ödemelerin, tasfiyeye konu malın edinme tarihindeki tamamının değeri karşısındaki oranı bulunarak, bulunan bu oran, malın tasfiye (karara en yakın) tarihindeki sürüm (rayiç) değeri ile çarpılarak tasfiye davasına konu yapılabilecek değer belirlenir.
İşçiye ödenmesi gereken fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarından işyerini devreden işverenin, devralan işveren ile müştereken ve müteselsilen sorumlu olup, bu mesuliyetinin devir tarihinden itibaren 2 yıl süreyle sınırlı olduğu gözetilmelidir.
Katılana ait telefonun arandığı ve arayan şahsın, “evinizde internet var mı?” diye sorduğu ve katılanın “var” demesi üzerine, arayan kişinin kendisinin komiser olduğunu, evlerinde kullandıkları internete başkaları tarafından girildiğini, bu nedenle internetin borçlarının olduğunu ve giren şahısların bulunması için verecekleri cep telefonu numaralarına kontör transferi yapılması gerektiğini söylediği, katılanın bunun üzerine sanığın verdiği cep telefonlarına kontör transferleri yaptığı ve bu suretle katılanın dolandırıldığı iddia olunan olayda; eylemin, hükümden sonra 02.12.2016 tarih ve 29906 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanunun 14.maddesi ile değişik 5237 sayılı TCK’nın 158/1.maddesine eklenen (L) bendi kapsamında öngörülen nitelikli dolandırıcılık suçunun oluşup oluşmayacağına ilişkin delillerin takdirinin üst dereceli Ağır Ceza Mahkemesine ait olduğu gözetilerek görevsizlik kararı verilmesi gerektiği zorunluluğu bozmayı gerektirmiştir.
Kural olarak, tahdidin kesinleştiği yerlerde bir yerin orman olup olmadığının kesinleşmiş tahdit haritasının uygulanması ile çözümleneceği gözetilmelidir.
Sigortalının malullük durumuna ilişkin olarak Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Kurulunca verilen karara yapılan itirazların Yüksek Sağlık Kurulunca inceleneceği, bu kurul tarafından verilen karar Kurumu bağlayıcı nitelikte ise de, diğer ilgililer bakımından bir bağlayıcılığı bulunmadığından Yüksek Sağlık Kurulu kararına itiraz edilmesi durumunda incelemenin Adli Tıp Kurumu İkinci üst Kurulu aracılığıyla yaptırılması gerektiği, bu itibarla somut olayda mahkemece, SSYSK raporu ile ATK 3. İhtisas Kurulu raporu arasındaki çelişkiyi gidermek ve davacı işçinin çalışma gücü kaybı oranını belirlemek için ATK İkinci Üst Kurulundan rapor alarak neticesine göre karar verilmelidir.
Trafik kazası sebebiyle meydana gelen zararın karşılanması için açılan maddi ve manevi tazminata ilişkin davada, mahkemece öncelikle davacıya maddi tazminat talebinin ne kadarının destekten yoksun kalma tazminatı ne kadarının araç hasarına ilişkin olduğu açıklattırıldıktan sonra, SGK tarafından davacıya ödenen tazminattan kaynaklanan rücu davasının sonucuna göre davalının SGK’ye rücuan ödeyeceği bir tazminatın belirlenmesi durumunda bu tazminatın davacıya ödenecek tazminat miktarından mahsup edilmesi gerektiğinden, bu davanın kesinleşmesi beklenilerek neticesine göre karar verilmesi gerektiği gözetilmelidir.
Davacının, davalıya ait özel ilköğretim okulunda 15.09.2011-26.03.2014 tarihleri arasında müdür yardımcısı olarak çalıştığı, bu süre boyunca da emekli çalışan statüsünde olduğu tartışmasız olan somut olayda, 2006/11350 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının, 5580 sayılı Kanun ve yönetmeliklerinde hüküm bulunmayan konular hakkında davacıya uygulanabileceği, anılan Yasa’nın 9. maddesi gereğince, fiilen okuttuğunu kanıtladığı her bir ek ders saati bakımından, resmi okullar için belirlenen ek ders saati ücretinden az olmamak üzere ek ders ücreti isteminde bulunmasının olanaklı olduğu, fakat Bakanlar Kurulu Kararı’nın 6/3, 10. ve 11. maddelerinin davacıya tatbikinin mümkün olmadığı, öte yandan emekli çalışan olması ve iş sözleşmesinin sona erdiği tarih nazara alındığında 657 sayılı Kanun’un ek 32. maddesinde düzenlenen öğretim yılına hazırlık ödeneği isteminin de yerinde olmadığı gözetilmelidir.