Blog

6322_21Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 13.03.2015 tarihli 2013/2-1688 Esas ve 2015/1032 Karar sayılı ilamında özetle; uyuşmazlık; somut olayda davacıya terk ihtarının gönderilmesinden sonra, davacı tarafından şiddetli geçimsizlik nedenine dayalı olarak boşanma davası açılmasının iyiniyet kuralları ile bağdaşıp bağdaşmadığı noktasında toplanmaktadır. Terke dayalı boşanma davasında dava açma hakkı, kanunun açık deyimiyle sadece terk edilen eşe ait bulunduğundan, diğer eşi ortak konutu terke zorlayan veya ortak konuta dönmesini engelleyen eş “terk eden eş” konumunda olmakla, terk nedeniyle boşanma davası açma hakkı bulunmamaktadır. Bu olgu ile diğerini ortak konutu terk etmeye zorlayan veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmesini engelleyen eş de terk etmiş sayılır şeklindeki yasal düzenleme birlikte ele alındığında davacı eşin gerçekte iddia ettiği gibi terk edilen değil, terk eden eş olduğunun kabulü gerekir. Somut olay değerlendirildiğinde; davacı kadının gösterdiği tanıkların beyanları ve dosya kapsamına göre, davalı (karşı davacı) eşin, davacı (karşı davalı) olan eşini ortak konutu terke zorladığı sabittir. Bu durumda yerel mahkemenin tarafların 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 166/1 maddesi uyarınca boşanmalarına ilişkin hükümde direnmesi usul ve yasaya uygun olup, yerindedir.

Taraflar arasındaki “karşılıklı boşanma, tazminat ve nafaka” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 3.Aile Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 03.10.2011 gün ve 2010/642 E.-2011/1305 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekillerince istenilmesi üzerine, YARGITAY 2.Hukuk Dairesinin 12.09.2012 gün ve 2012/1201 E.-2012/20936 K. sayılı ilamı ile;

(…Toplanan delillerden tarafların 5 yıldan beri ayrı YAŞADIKLARI ANLAŞILMAKTADIR. Davacı-davalı kadının terke dayalı boşanma davasına ilişkin 09.04.2010 tarihli ihtar kararı kendisine tebliğ edildikten sonra 13.05.2010 tarihinde Medeni Kanunun 166/1 inci maddesine dayanarak boşanma isteğinde bulunması, terke dayalı boşanma davasını sonuçsuz bırakmaya yönelik olup dürüstlük kuralıyla bağdaşmaz. Davacı-davalı kadın, ihtara uymamakta haklılığını DA KANITLAYAMAMIŞTIR. Mahkemece terke dayanan boşanma davasının kabulü, karşı boşanma davasının reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması DOĞRU GÖRÜLMEMİŞTİR.…”

gerekçesiyle oyçokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki KARARDA DİRENİLMİŞTİR.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLDÜ:

Dava, karşılıklı boşanma, tazminat ve nafaka İSTEMLERİNE İLİŞKİNDİR.

Davacı, davalı ile 07.01.1981 tarihinde evlendiklerini, bu evlilikten Kenan ve Beyhan isimli müşterek reşit çocuklarının bulunduğunu, davalıyla aralarında yıllardan beri süregelen huzursuzluk ve geçimsizlik ortamının mevcut olduğunu, davalının evlilik birliğinin gereklerini yerine getirmediğini, alkol düşkünlüğü olduğunu, evliliğin başlarından itibaren evin geçimini tek başına sağlamaya çalıştığını, son olayda da davalının kendisini evden kovması nedeniyle ayrı yaşadıklarını ileri sürerek tarafların boşanmalarıyla maddi ve manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar VERİLMESİNİ İSTEMİŞTİR.

Davalı, davacının iddialarının tamamen haksız ve yersiz olduğunu, davacının 5 yıl önce müşterek haneyi terk edip gittiğini, kendisinin evlilik süreci içerisinde ailesini gelirine göre iyi yaşatmaya çalıştığını, şeker hastalığı sebebiyle alkol tüketme alışkanlığının olamayacağını belirterek davanın reddini savunmuş,birleştirilerek görülen davasında ise; davalının (asıl dava davacısı) kendisine şeker (diabet)teşhisi konduktan ve ağır tedavi sürecine girildikten sonra evlilik birliğinin gerektirdiği yükümlülükten kaçındığını ve 5 yıl önce ortak konutu terk ettiğini, davalının terk ihtarının kendisine tebliğ edilmesinden kısa bir süre sonra asıl davayı açtığını belirterek TMK.’nun 164 maddesi uyarınca boşanmalarına, maddi ve manevi tazminatın tahsiline karar VERİLMESİNİ İSTEMİŞTİR.

Mahkemece; taraflar arasında yıllardan beri süregelen huzursuzluk ve geçimsizlik ortamının mevcut olduğu, davalının evlilik birliğinin gereklerini gereği gibi yerine getirmediği, eşi ve çocuklarıyla ilgilenmeyen bir kişi olduğunu, değişik zamanlarda ve dava öncesi sürece değin davacıya ve müşterek çocuklara yönelik şiddet içeren davranışlar sergilediği, tarafların ayrılmasına neden olan son olayda da davacıya şiddet uyguladığı ve küçük kız çocuklarıyla birlikte müşterek haneden kovduğu, bu suretle; taraflar arasındaki evlilik birliğinin davalının kusuru ile ve yeniden tesis olunamayacak şekilde temelinden sarsıldığı gerekçeleri ile, davacının boşanma davasının kabulüne; öte yandan; davalının (birleşen dava davacının) terk hukuki sebebine dayalı boşanma davasının reddine; buna karşılık davacının yoksulluk nafakası talebinin reddiyle boşanma sonucu maddi menfaatleri haleldar olacak olan ve boşanmaya neden olan olaylar yüzünden kişilik hakları zedelenen davacının maddi tazminat ve manevi tazminat talebinin ise kısmen kabulüne, diğer taraftan; davalının (birleşen dava davacısı) maddi ve manevi tazminat taleplerinin ayrı ayrı reddine karar verilmiş; taraf vekillerinin temyizi üzerine; Özel Dairece yukarıda başlıkta yer alan gerekçelerle karar OYÇOKLUĞUYLA BOZULMUŞTUR.

Mahkemece, önceki kararda direnilmiş; hükmü taraf vekilleri TEMYİZE GETİRMİŞTİR.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda davacıya terk ihtarının gönderilmesinden sonra,davacı tarafından şiddetli geçimsizlik nedenine dayalı olarak boşanma davası açılmasının iyiniyet kurallarıyla bağdaşıp bağdaşmadığı NOKTASINDA TOPLANMAKTADIR.

Öncelikle, terke dayalı boşanma davasının yasal dayanağı ve koşullarının irdelenmesinde yarar vardır:

“Terk hukuksal nedenine dayalı boşanma” :

01.01.2002 tarihinde yürürlükten kaldırılan (mülga) 743 Sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin (TMK) 132 nci maddesinde;

“Karı kocadan biri, evlenmenin kendisine tahmil ettiği vazifeleri ifa etmemek maksadiyle diğerini terkettiği veya muhik bir sebep olmaksızın evine dönmediği takdirde, ayrılık en az üç ay sürmüş ve devam etmekte bulunmuş ise diğeri boşanma davasında bulunabilir. Davaya hakkı olan tarafın talebiyle hakim, diğer tarafa bir ay zarfında evine avdet etmesini ihtar eder. Bu ihtar icabında ilan tarikiyle yapılır. Şu kadar ki boşanma davasını ikame için muayyen müddetin ikinci ayı hitam bulmadıkça ihtar talebinde bulunulamaz ve ihtar vukuunda bir ay bitmeden dava ikame olunamaz.”

4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 164 üncü maddesinde ise:

“Eşlerden biri, evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemek maksadıyla diğerini terk ettiği veya haklı bir sebep olmadan ortak konuta dönmediği takdirde ayrılık, en az altı ay sürmüş ve bu durum devam etmekte ve istem üzerine hâkim tarafından yapılan ihtar sonuçsuz kalmış ise; terk edilen eş, boşanma davası açabilir. Diğerini ortak konutu terk etmeye zorlayan veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmesini engelleyen eş de terk etmiş sayılır.

Davaya hakkı olan eşin istemi üzerine hâkim, esası incelemeden yapacağı ihtarda terk eden eşe iki ay içinde ortak konuta dönmesi gerektiği ve dönmemesi hâlinde doğacak sonuçlar hakkında uyarıda bulunur. Bu ihtar gerektiğinde ilân yoluyla yapılır. Ancak, boşanma davası açmak için belirli sürenin dördüncü ayı bitmedikçe ihtar isteminde bulunulamaz ve ihtardan sonra iki ay geçmedikçe dava açılamaz.”

ŞEKLİNDE DÜZENLENMİŞTİR.

Görüldüğü üzere, 743 sayılı mülga TMK, terk eden veya dönmeyen eşe karşı “diğerinin” dava açacağı ifade edilmiş; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda ise; açıklanan şekilde terk eden veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmeyen eşe karşı; “terk edilen eşin boşanma davası açabileceği” şeklinde yer alan hükümle dava açacak olanın terk edilen eş olduğu AÇIKÇA BELİRTİLMİŞTİR. Maddenin aynı fıkrasının son cümlesinde de: “Diğerini ortak konutu terk etmeye zorlayan veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmesini engelleyen eş de terk etmiş sayılır.”düzenlemesi getirilerek, terk sebeplerine önceki hükümde yer almayan terk etmiş sayılma hali İLAVE EDİLMİŞTİR.

Daha açık ifadeyle, yukarıya aynen metni alınan 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 164 üncü maddesinin birinci fıkrasının son cümlesiyle yeni getirilen düzenlemeyle artık, eşini terke zorlayan veya ortak konuta dönmesini engelleyen eş de, terk ETMİŞ SAYILMAKTADIR.

Şu durumda, maddenin tümü ele alındığında terk eden eş, terk edilen eş ve buna bağlı olarak “davaya hakkı olan eş” kavramlarının üzerinde durulmasında yarar vardır:

Önemle vurgulanmalıdır ki, burada “terk eden eş” kavramına sadece evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemek maksadıyla diğerini terk eden veya haklı bir sebep olmadan ortak konuta dönmeyen eş girmemekte; yasanın açık hükmü gereği bu kavram diğer eşi terke veya dönmemeye zorlamakla terk etmiş sayılan eşi DE KAPSAMAKTADIR.

Öyle ise, sadece eşi evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemek maksadıyla kendisini terk eden veya haklı bir sebep olmadan ortak konuta dönmeyen eş değil, eşi tarafından terke zorlanan veya ortak konuta dönmesi engellenen eş de “terk edilen eş” KAVRAMINA GİRMEKTEDİR.

Zira yasa, diğerini ortak konutu terke zorlayan veya haklı sebep olmaksızın ortak konuta dönmesini engelleyen eşin de terk etmiş sayılacağını açıkça düzenlemiş ve davaya hakkı olan eş kavramına yer vererek bu eşe de terk edilen sıfatıyla dava açma HAKKI GETİRMİŞTİR.

Nitekim öğretide de ortak konutta birlikte yaşayan eş, evden kovulmuş veya fiilen evden ayrılmaya zorlanmışsa, terk eden eş evden ayrılan eş değil, ayrılmaya zorlayan eş olarak kabul edilmektedir(Köseoğlu, Bilal-Kocaoğlu, Köksal: Aile Hukuku ve Uygulaması-Bilimsel Görüşler ve Yargı İçtihatları, Türkiye Barolar Birliği Yayınları, Ankara Ekim 2009, s. 42).

O halde, terke zorlayan veya eve dönmeyi engelleyen eşin, terk nedeniyle boşanma davası açma hakkı bulunmadığı sonucu ORTAYA ÇIKMAKTADIR. Ortaya çıkan bu sonucun, yasanın konuluş amacına da uygun OLDUĞU ANLAŞILMAKTADIR.

Aksine görüşün kabul edilmesi halinde, evden kovulan veya fiilen ayrılmaya zorlanan eşin karşısında, haksız konumda bulunan eşe, boşanma davası açma hakkının tanınmasının, hukuk devleti ilkesine aykırılık oluşturacağı her türlü DURAKSAMADAN UZAKTIR.

Durum bu olunca; maddede “davaya hakkı olan eş” deyimini “terk edilen eş” olarak anlamak ve bu eşin dava hakkı bulunduğunu kabul ETMEK GEREKİR.

Hemen burada, açıklanan olguların davacının taraf sıfatına etkisi üzerinde DE DURULMALIDIR.

Sıfat, dava konusu sübjektif hak(dava hakkı) ile taraflar ARASINDAKİ İLİŞKİDİR. Taraf ehliyeti, dava ehliyeti ve davayı takip yetkisi, davanın taraflarının kişilikleriyle ilgili olduğu halde, taraf sıfatı dava konusu sübjektif hakka ilişkindir(Kuru, Baki-Arslan, Ramazan-Yılmaz, Ejder: Medeni Usul Hukuku, Yetkin Yayınları, Ankara 1995, 7.baskı, s.231).

O halde dava konusu şey üzerinde kim veya kimler hak sahibi ise, davayı da bu kişi veya kişilerin AÇMASI GEREKİR. Davayı açabilmek için gerekli sıfat, dava konusu şey üzerinde hak sahibi olan KİŞİYE AİTTİR. Bir kimsenin davacı veya davalı sıfatına sahip olup olmadığı tıpkı hakkın mevcut olup olmadığının tayininde olduğu gibi maddi hukuka göre belirlenir(Kuru, Baki-Arslan, Ramazan-Yılmaz, Ejder: a.g.e.s.231-232; Üstündağ, Saim: Medeni Yargılama Hukuku, Alfa Basım Yayım Dağıtım, İstanbul 1997, s.307).

Mahkemenin taraflar arasında dava konusu hakkın esası hakkında bir karar verebilmesi için, bu kişilerin o davada gerçekten davacı ve davalı sıfatlarına sahip OLMALARI GEREKİR. Bir davada taraf olarak gösterilen kişiler, taraf ve dava ehliyetine ve davayı takip yetkisine sahip olsalar bile, taraflardan birinin o davada gerçekten davacı ve davalı sıfatı yoksa, davanın esası hakkında bir karar verilemez; dava, sıfat yokluğundan (husumetten) reddedilir. Görüldüğü üzere, taraf sıfatı usul hukuku sorunu olmayıp, dava konusu sübjektif hakkın özüne ilişkin bir maddi hukuk sorunu olduğundan taraf sıfatının yokluğu, davada taraf olarak gözüken kişiler arasında dava konusu hakkın doğumuna engel olduğu için def’i değil, yargılamanın her aşamasında taraflarca ileri sürülmesi mümkün ve mahkemece de kendiliğinden nazara alınması zorunlu bir İTİRAZ NİTELİĞİNDEDİR.

Nitekim aynı ilke, Hukuk Genel Kurulunun 18.04.2007 gün ve 2007/5-233 E., 2007/221 sayılı kararında DA BENİMSENMİŞTİR.

Bu açıklamalar karşısında terke dayalı boşanma davasında dava açma hakkı, kanunun açık deyimiyle sadece terk edilen eşe ait bulunduğundan, diğer eşi ortak konutu terke zorlayan veya ortak konuta dönmesini engelleyen eş “terk eden eş” konumunda olmakla, terk nedeniyle boşanma davası açma HAKKI BULUNMAMAKTADIR.

Bu olguyla yukarıda açıklanan diğerini ortak konutu terk etmeye zorlayan veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmesini engelleyen eş de terk etmiş sayılır şeklindeki yasal düzenleme birlikte ele alındığında davacı eşin gerçekte iddia ettiği gibi terk edilen değil, terk eden eş olduğunun KABULÜ GEREKİR.

Tüm dosya kapsamından ve yukarıdaki açıklamaların ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı kadının gösterdiği tanıkların beyanları ve dosya kapsamına göre, davalı (karşı davacı) eşin, davacı (karşı davalı) olan eşini ortak konutu terke ZORLADIĞI SABİTTİR.

Bu durumda yerel mahkemenin tarafların 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 166/1 maddesi uyarınca boşanmalarına ilişkin hükümde direnmesi usul ve yasaya uygun olup, yerindedir.

Ne var ki, bozma nedenine göre maddi ve manevi tazminatla nafakaya ilişkin hükümler yönünden taraf vekillerinin işin esasına yönelik diğer temyiz itirazları Dairece incelenmediğinden; dosyanın Özel Daireye GÖNDERİLMESİ GEREKMEKTEDİR.

S O N U Ç : 1-Davalı-karşı davacı Şeref S. vekilinin direnme kararına yönelik temyiz itirazlarının reddiyle direnme kararının ONANMASINA,

2-Taraf vekillerinin tazminat ve nafakaya yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 2.HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE; 13.03.2015 tarihinde OYBİRLİĞİYLE KARAR VERİLDİ.

Anlaşmalı ve Çekişmeli Boşanma Davaları Hakkında http://unal-unal.av.tr/ankara-bosanma-avukati sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.

 

Bir önceki yazımız olan KAMULAŞTIRMA BEDELİNİN TESPİTİ ESASLARI başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.